15 Ağustos 2017 Salı

Yalnız Gezgin ~ Jack Kerouac

Kitabın bir tane doğru düzgün fotoğrafını bulamadım, ben de bunu çektim salaktan. Parantez'in baskısını okudum, bir yayınevi olarak da seviyorum, Bukowskileri falan da hep Parantez ile tanıdım. Ayrıntı'dan değil Parantez'den almayı tercih ediyorum o nostaljik hislerle. Gerçi çeviri ve baskı konusunda bir kıyaslama yapmadım belki Ayrıntı daha iyidir, bir bileniniz var ise beni de aydınlatsın.

Ön kapakta Cessie Balık | 2016, Ankara yazıyor. NadirKitap'tan almıştım, hatırlıyorum. Bir senedir okumamışım, kampa da getirmemiştim. Sonradan Mert'i aradım, birkaç kitap kargolamasını istedim, biri buydu.

Geçen yaz elimde ne kadar Beat yazarı var ise (ki yalnızca Burroughs ve Brautigan vardı galiba) getirmiştim kampa. Sonra da okuyamamıştım, okuduğumu da anlayamamıştım. O yüzden bu yaz bir tane bile almamışım. Brautigan almamışım, Fante almamışım, efendime söyleyeyim Tom Robbins bile almamışım. Oysa tam yaz yazarı bence Tom Robbins. Neyse, dediğim gibi, Mert kargoladı sonradan.

Jack Kerouac'i Yeraltısakinleri'nde sevmemiştim pek. Hali, tavrı, tarzı. Edebi olarak değil, otobiyografik bir kitap olduğundan, karakter olarak sevmemiştim, saçımı başımı yolasım gelmişti, büyük bir hezimete uğramıştım. Sonra Ender'e aşık olunca sevdim fsdjkkflds. Deniz Benim Kardeşim'e bayılmıştım, otobiyografik roman da değildi o. Dümdüz romandı, çok güzeldi. Yalnız Gezgin'i birkaç kez okumaya çalışıp okuyamadığımdan galiba, bir miktar ön yargılı idim. Hani bir kitabı sevmek istersiniz ama sevemezsiniz ama sevmek istersiniz, öyle olacakmış gibi gelmişti, olmadı. Sevdim mi? İvit sevdim.

Yalnız Gezgin, Kerouac'in bir trene atlayıp, denizci olma hayalleri ile yollara düşmesi ile başlıyor. Ruh hastası denizci bir arkadaşı ile bir plan yapmışlar, adam ruh hastası olduğundan yalan oluyor, gemiye alınmıyor kalıyor mal gibi. Ondan sonra anıları arasında dolaşıyoruz, gemide çalıştığı günleri, demiryolu işçisi olarak çalıştığı günleri, deli gibi para biriktirip parayı gezerek harcayışını ve sonra hepsinden sıkılıp insanlardan kaçmaya karar verişini, yangın bekçiliği yaptığı yoğun, sessiz, sessizlikle ağırlaşmış günleri, neredeyse kafayı yiyişini ama aslında yemeyişini falan okuyoruz. En sonunda da aylaklara bir güzelleme var kitabın. Nefis.

Kerouac neden onca yol tepmiş, neden bu kadar zahmete katlanmış, onu dürten neymiş diye sorduğunda ne topluma yönelik sert bir baş kaldırı bulabiliyorsunuz, ne kendisini yollara vurmasına neden olarak gösterdiği derin acılar. Bir keresinde Mina ile telefonda konuşuyorduk, bana "Bazı insanlar da böyledir Cessie, illa ki bir sorunu olması gerekmez, bazılarının ruhu arızalıdır." demişti. Hep bunu hatırlıyorum, o da öyleymiş.

Mutluluğun yolu, mutluluğun harika, garip bir düş olduğunu anlamaktan geçiyor.(sf.34)

İyice emin oldum ki onun saf kırgınlıklarını, yaşamdan damıttığı umutsuz yargıları, naifliğini, basitliğini ve kırılganlığını çok seviyorum. Kerouac söz konusu olduğunda (mesela Brautigan'daki gibi) kayıtsız ve tek başına bir melankoli söz konusu değil. Derin bir melankoli söz konusu olduğunda bile sanırım yenilmiş bir melankoli söz konusu değil çünkü hemen ardından delicesine enerjik ve yaşam tutkusuyla dolu cümleler geliyor, melankolik cümlelerin:

...tıpkı Baskervilleler'in köpeği gibi fırladım, demiryolunun hemen yakınındaki bir bahçeden birkaç tane ham erik çalıp kaçtım, bahçenin sahibi beni suçluluk duygusu içinde lokomotife doğru koşarken gördü, hep koşuyordum ben, makas değiştirmek için koşuyordum, uykumda koşuyordum, şimdi koşuyordum- mutluydum. (sf.67)

Jack Kerouac hep yirmili yaşlarda bir delikanlıymış gibi hissettiriyor. Yaşlanmıyor ve büyümüyor, bu güzel. Çünkü yirmili yaşlarındaki oğlan çocuklarını da çok seviyorum. Onun fevriliği, atılganlığı, kararsızlığı insana da yaşama dair bir cüretkârlık aşılıyor.

"Ah, ben öyle aynı yol üzerinde bir aşağı bir yukarı gidip gelmeyi sevmem, bana sorarsan, gerçek yaşam, denize doğru gitmektir, otostop yaparak New York'a gidiyorum, ne olursa olsun, demiryolu işçisi olmayı istemezdim." - "Sen ne diyorsun ahbap, sürekli hareket halinde olursun, para kazanırsın ve kimse de canını sıkmaz."- "Ama aynı yol üzerinde gidiyor musun gitmiyor musun, onu söyle sen?" (sf.70)

Tüm bunların dışında, onun için mekanlar yok sanki. Her şeyin bir ruhu ve kişiliği varmış gibi hissettiriyor. Paris'i bir kadına, Londra'yı bir barda pipo içen özgür bir erkeğe benzetiyor. Her şeyin ötesinde şehirlerin, garların, peronların hepsi canlı, yaşıyor ve hareket ediyor sanki. Nefes almakla kalmıyor, bir ağaç gibi edilgen değil, etken, bazen yırtıcı. Şehirleri böyle algılamak gerek, doğayı böyle tanımak gerek -belki. 

"Ah Amerika, ne kadar büyük, ne kadar üzgün, ne kadar karanlıksın, Ağustos sonu gelmeden solup buruşmuş yaz yapraklarını andırıyorsun, ümitsizsin, herkese tepeden bakıyorsun, kuru, kasvetli bir ümitsizlikten, ölümün ne kadar yakın olduğunu bilmekten, şu anki yaşamında acı çekmekten, başka hiçbir şey yok, Noel ışıkları ne seni ne de başkalarını kurtarabilir, Ağustos'ta ölen kuru otların üzerine daha fazla Noel ışığı koyabilir ve bir şeye benzemelerini sağlayabilirsin ama kaç para, bu beyhudelikte...bu kara bulutlar içinde Noel'in ne anlamı kalıyor?" (sf.18)

Bazen bağırarak uçurumun karşısındaki kayalara ve ağaçlara sorular soruyordum, -"Hiçliğin anlamı nedir?" diye soruyordum, yanıt tam bir sessizlik oluyordu, tıpkı beklediğim gibi. (sf.111)

Aylaklıkla ilgili yazdıkları muazzam. O kadar çok cümlenin altını çizdim ki, sonradan yazmaya da üşendim. Bir de burası kalabalıklaştı şimdi dikkatim dağıldı. Aah ah yalan ettik yazıyı fsdjlkdfkds. Bir dahaki sefere, bir dahaki sefere...

Bu aralar dinliyorum / aşığım

nasiplenin arkadaşlar :)

926 şarkının sadece 200'ünün gösterilmesi ayıp.

Zevkle Takip Ediyoruz:

Kitapkurtları;

Farklı İklimlerden;