16 Kasım 2017 Perşembe

iki buçuk kitap

Buçuktan başlıyorum. Buçuk dememin nedeni kitabın yarısını okumam falan değil, hakkında anlatacak çok bir şeyimin olmaması. Bir ara Esin'e mesaja atıp "davranışlarına asla anlam veremediğimiz insanların davranışlarının nedenini nasıl anlarız? Şimdi ne okuyayım ben?" diye sormuştum. Tabii Esin artık beni "insanların davranış nedenlerinin çok çeşitli olabileceği ve belki de asla anlamlandıramayabileceğimiz" gibi ya da "yaşamda bazı şeylerin belirsiz kalabileceği ve bu belirsizliğe katlanmayı öğrenmemiz gerektiği" gibi fikirlere ısındırmaya çalışmıyor. Düşünüyor ve bahsettiğim tema konusunda bir cevap veriyor sadece. Galiba pes etti. "Adler, Freud" demişti. Bunu öyle okudum.

Kabaca bahsedeceğim. Adler insan ruhunu ve insan ruhunun işlevini tanımlayarak başlıyor kitaba. (Ruh var mı yok mu tartışmalarına burada girmiyoruz.) Daha sonra ruhsal yaşamın toplumsal özelliği ve işlevi üzerinde duruyor. Kişinin toplumla olan ilişkisini, bu ilişkinin nasıl olması gerektiğini ve fakat nasıl olmuş olabileceğini falan anlatıyor.

Adler, hemen her davranışımızın çocukluk dönemimizden temel aldığını düşünüyor ve kişiliğimizin daha çok küçük yaşlarda iken belirlendiğini ve temellendiğini söylüyor. Bu nedenle çocuğun toplumla olan ilişkisini kurcaladığı bir bölüm var. Tüm bu insanın ruhunun işlevini, toplumla ilişkisini, çocukluk deneyimlerinin kişilik üzerindeki etkisini, çocuğun toplumla ilişkisini, dış dünyayı algılayışını, oynanan oyunları, bilinç altını, düşleri, yetenekleri ve hemen her boku kısaca inceledikten sonra ikinci bölüme geçiyoruz. 

İkinci bölümde Adler karakter tiplerini tanımlıyor ve karakter tiplerinin gelişimi altında yatan çocukluk deneyimlerini hastalarının hikayelerini örnekleyerek anlatıyor. Bu bölümde akla gelebilecek her normal duygunuz ve davranışınız altında bir aşağılık kompleksi ve travma bulabilirsiniz arkadaşlar. 

En son bölümde de eğitim sistemi konusunda küçük bir eleştiri var. Bu böyle bir kitap. Şimdi düşünürken benim içimi hafakanlar basıyor ama siz mesafeli ve objektif olabilecekseniz ya da temelde benim kadar ruh hastası değilseniz okuyabilirsiniz.

-bunu spoilerlı yazdım-
Adler'den sonra pek bir şey okuyamadım, başladığım kitaplar yarım kaldı. Birkaç gün önce Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'u aldım elime. Mağara, bir senedir belki de daha fazla bir süredir Goodreads'de "okumaktayım" listesinde işaretli. 100 sayfa kaldı fakat okumuyorum arkadaşlar. Saramago delirttiydi beni. Her şey sonsuz bir laf kalabalığı gibi geliyordu, okuyamadım asla Mağara'yı. Halbuki çanak çömlek işiyle uğraşan bir ihtiyarın fabrikalaşma ve kentleşme ile cebelleşmesi anlatılıyor kitapta, bu hoşuma gidecek bir konu gibiydi. Mağara ile böyle hezimetler yaşayınca Saramago'ya elim gitmiyordu.

Saramago'nun tarzı belli yani, bütün kitapları böyle. Eskiden bütün o laf kalabalığından çok hoşlanıyordum, şimdi bu kitapta da yer yer fazla geldi, eğlenceli bulmadım. Ama konu itibarı ile daha ilgi çekici ve eğlenceli olduğundan iki günde bitti bu kitap.

Takip ediyorum, Saramago da popülerleşmekte olan yazarlar arasında anladığım kadarı ile. Youtube ve Instagram üzerinden paylaşım yapan kitap bloglarında ismine daha sık rastlar oldum, sağda solda daha çok görüyorum. Hayırlısı diyeyim, ne diyeyim. O yüzden, belki de siz de bu kitaba bir yerlerde denk gelmişsinizdir ve konusunu biliyorsunuzdur.

Kısaca bahsetmek gerekir ise, Saramago bize yine ütopya kılıklı distopya yazmış. Görevliler, yetkililer, her ne ise, bir gün boyunca ülkede hiç kimsenin ölmemiş olduğunu tespit ediyorlar. Bu durum günlerce sürünce, ölüm'ün ülkeyi terk ettiğini anlıyorlar. Bu durum ülkede önce büyük bir bayram havası yaratıyor, artık herkes ölümsüz. Ancak bu ölümsüzlük durumu insanoğlunun hayal edebileceği gibi refahla ve huzurla dolu bir ölümsüzlük hali değil zira insanların incinebilir / yaralanabilir / hastalanabilir / bozulabilir doğası değişmemiş durumda. Söz gelimi trafik kazası geçirmiş ve kafası ezilmiş bir adam, normal koşullarda ölmüş olması gerekirken, o hali ile, ölmemiş bulunuyor. Yani bir kendini iyileştirme / yenileme yetisi söz konusu değil. Tüm yaralanmalar / incinmeler / hastalanmalar mevcut fakat bunları kendisine bahane eden ölüm, tüm bu insanların canını almaya gelmiyor, durum bu. Böyle olunca, cennet gibi görünen bu yeni yaşam biçminin bir cehennemden farksız olduğu ortaya çıkıyor. Önce kilise endişeye düşüyor zira Tanrı kavramını ölümden gayrı düşünmek ve hayal etmek imkansız. Sonra tabut ve defin şirketleri ve sigortacılar ne yapacaklarını bilemez hale geliyorlar, iki iş kolu işlevsiz kalmış durumda çünkü. Bunları tıka basa dolmuş ve her geçen gün dolmakta olan hastaneler ve huzurevleri takip ediyor. Zira kimse ölmediğinden bu kurumlarda bir sirkülasyon söz konusu değil, girenler ve çıkanlar yok, yalnızca artan ve artan ve artan hastalar ve yaşlılar var. En sonunda bu insanları ailelerine iade etmekte görüyorlar çareyi. 

Bir gün bir aile açıkgözlülük edip, ölmek üzere olan babalarını ve ölmek üzere olan bebeklerini sınır ötesine taşıyınca ortalık karışıyor. Yaşlı adam ve bebek ülke sınırları dışına çıkar çıkmaz can veriyor. Hal böyle olunca halk tekrar ikiye bölünüyor: Yakınlarına sebatla, sabırla bakanlar ve onları ölümün kucağına teslim etmek için can atanlar. Yeni bir etik problem, ölümün doğasını anlamak üzerine tartışmalar, tartışmalar, tartışmalar. Ölüleri sınır ötesine götürme işini mafya üstleniyor.  Böylece yeni bir illegal iş kolu da açılmış oluyor fakat bu durum elbette illegal gibi görünse de el altından devlet tarafından da destekleniyor. 

Sonra bir kanalın yayıncısı ölüm tarafından yazılmış bir mektup alıyor. Ölüm, insanların canını almaya devam edeceğini ancak artık bunu insanlara bir hafta öncesinden haber vererek yapacağını açıklıyor. Ortalık yine karışıyor tabii, herkesi bir panik ele geçiriyor yeniden. 

Ölüm, insanlara mor mektup zarfları içinde ölümlerini haber veren mektuplar gönderiyor, bir hafta sonra da gerçekten onların canını alıyor. Ancak kişilerden biri kesinlikle bu mektubu kabul etmek istemeyince, ölüm için de işler içinden çıkılamaz bir hal alıyor. Göndermiş olduğu zarfı masasının üzerinde buluveriyor. Sonra insan kılığına bürünerek asla öldüremediği bu adamı görmeye gidiyor ve birbirlerine aşık oluyorlar, tadaaaa!

Kitabın büyük kısmını ölüm'ün işi bırakması karşısında toplumda yaşanan karmaşa oluşturuyor. ölüm dediğimiz varlığı bir karakter olarak görme ve tanıma imkanımız çok az, dolayısıyla bu yeşerip gelişen aşka da pek az tanık oluyoruz dolayısıyla bu geçiş beni çok tatmin etmedi. Ölüm'ü biraz daha tanıyabilseydik, aşık olduğu müzisyeni biraz daha tanıyabilseydik ve ikisi arasındaki aşkın gelişimine vakıf olabilseydik kitap daha sağlam bir zemin üzerinde duruyor olurdu eminim. Bu hali ile pek masalsı olmakla beraber biraz oldu bittiye gelmiş izlenimi veriyor. Yazarın okuduğum öteki kitaplarına göre biraz sönük kaldı ama beğeneni de çok, bakmak isteyebilirsiniz. 

-bunu spoilersız yazdım-
Geçenlerde Mert'le Kentpark'a gitmiştik, Arkadaş'tan aldım bunu. Çünkü evimizde bir tane buhransız, kafa dağıtmalık kitap bulamıyoruz anasını satayım. Ben de tekrar Virginia Woolf'lara gömülmek istemiyorum, daha da kötülemeyeyim diye. O yüzden Agatha Christie'ye sarılmak mantıklı gibi geldi. İçinde Miss Marple'ın olduğu bir kitap okumak istiyordum. Koca kitapçıda elimi kaç tane kitaba attıysam YOK, denk gelmedi, ben de en sonunda bunu aldım. Hercule Poirot var bunda.

Pek hovarda, pek sevimsiz bir aile babasının tüm çocuklarını, gelinlerini ve tek torununu noel için eve davet etmesi ile başlıyor olaylar. Noel arifesinde baba öldürülüyor ve birden bire ailedeki herkes şüpheli hale geliyor. Her zamanki gibi Poirot'nun delil toplayışlarını, ev ahalisini sorgulayışlarını, bu insanların birbirleri olan çapraşık ilişkilerini okuyor ve kitabın sonunda bol bol şaşırıyoruz.

Ben Agatha Christie polisiyelerini okuduğum her türlü polisiye / gerilim romanlarından daha çok seviyorum, Scherlock Holmes'ten de daha çok seviyorum nedense. Bol kanlı bol koşuşturmacalı Tess Gerristin ya da neydi o Fransız herifin adı, Jean Christophe Grangé tarzı polisiyeler eskisi kadar ilgimi çekmiyor. Gerçi o Tess denen kadını hiçbir zaman aman aman sevmedim. Agatha sakin sakin yazıyor, temiz temiz, az manyaklık, az olay, çok tespit var. Böylesi daha güzel bence. 

Evde okumadığım iki Agtha romanı daha var, biri çok eski baskı, işportadan almıştım. Onları da bu aralar okuyabilirim. Şimdi Asi Gezegen Tyrran'a başlayacağım. Goodreads'e göre Galactic Empire serisinin ilk kitabı imiş. İthaki'de ilk kez Vakıf'ı gördüm, daha önce basıyorduysalar da ben gözden kaçırmışım ya da yeni basmaya başladılar, bunu bilmiyorum ama Ben,Robot, Sonsuzluğun Sonu ve Vakıf'tan sonra  Asimov basmaya iyiden iyiye niyetliler diye umuyorum. Umarım devamını getirirler. 

Yayınevlerine sitemlerim var, telifi düşen kitapların HEPSİNİ, HER YAYIN EVİ basmaya başladı. Özellikle klasikler, allahım, her yerdeler. Rahatsız oluyorum. Kurt Vonnegut'u yüzyıllardır sadece Dost basıyordu, çok da güzel basıyordu. Şimdi iğrenç kapaklarla Can ve April de basıyor. MUTLU DEĞİLİM. DEĞİLİM. Halihazırda basılmakta olan ve iyi de basılmakta olan kitapları temcit pilavı gibi 3-5-8 yayınevi basıp önümüze süreceğine yeni yazarlar keşfetseler, yeni diziler oluştursalar, 10 sene önce bulunabilen kitabı 10 sene sonra yeniden bulabilsek, hayat bayram olsa ne kadar harika olur. Ama anladığım kadarı ile bu ticari kaygılara tümüyle aykırı düşüyor, neden düşüyor hiçbir fikrim yok gerçekten ama gerçekten düşüyor olmalı ki böyle bir durum söz konusu. 

Geçenlerde bir vatandaş tivitırda Bukowski'nin bir sözünü paylaşıp altına Brautigan'ın artık basılmayan ve ancak fahiş fiyatlara bulabileceğiniz bir kitabının fotoğrafını iliştirmiş. 6.45yayın adlı resmi hesap olduğu ibaresi bulunan hesap da bunu layklamış. "E yeniden basın bari kitabı" dedim, onu da laykladılar. LAYK İSTEMİYORUM, SİZE İLTİFAT ETMİYORUM, BİR OKUR OLARAK MERAMIMI DİLE GETİRİYORUM. BANA LAYK VERMEYİN, BANA BRAUTIGAN'IMI VERİN! 

Bukowski hayranı bir arkadaşıma çanta alacaktım, 6.45 dükkanda tükenmiş görünüyordu. Yine aynı şekilde tivitırdan hesaplarını buldum, yeniden üretecek misiniz, üretecekseniz ne zaman diye sordum, yine cevap yok. Duvarlara tivit atıyorum. Niye var bu 6.45 sosyal medya hesapları asla anlamıyorum, geri zekalı neo-beatçileri pohpohlamak için var herhalde. Başka bir şekilde iletişim kuramıyorsunuz bu hesaplarla, "Satürn kulağımıza fısıldayacak" veya "İnce bir yağmur yağıyordu / Yol hepimiz içindi/ Bu dünyaya yabancıydık ve kozmosa tükürülmüştük" gibi birbiriyle alakasız saçmalıklar yazarsanız muhakkak favlıyor ve paylaşıyorlar. Bu neo-beat tayfasından da nefret ediyorum, ne yapacaklar diye de sapıkça takip ediyorum. Hiçbir toplantılarına gitmek nasip olmadı, bir ara Ankara'da bir barda toplanıp orgon makinesi yapımı tartışmaya niyetlenmişlerdi, ben de gitmeye niyetlenmiştim ama kimse benle gelmeyince evden çıkamadım. Kolektif sanat, kolektif üretim, edebiyatta, sinemada, müzikte yenilik diye yola çıkmışlar, hepsini de takip ediyorum ama bu kolektif üretime şu saçma salak tivitleri saymıyorsak denk gelemedim. Bir tane kitap bastılar onu biliyorum yalnız, neydi allaşkına o da bişey öyküleri miydi, amaan. Böyle üretimleri varsa onlar da kendi üretimlerini paylaşsınlar üç güne bir Pink Floyd paylaşacaklarına. 

Neyse yine sağı solu tekmeledim. Sen ne üretiyorsun derseniz, dün gece peynirli börek ürettim. Mert'le beraber afiyetle yedik. Peynirli börek üretimi, depresif tivit üretiminden çok daha hayırlı idi bu yüzden istediğim kadar konuşabilirim. Yine sinirlendim bak, durun güzel bir müzik açalım şurada da sakinleyelim. 




Bu aralar dinliyorum / aşığım

nasiplenin arkadaşlar :)

926 şarkının sadece 200'ünün gösterilmesi ayıp.

Zevkle Takip Ediyoruz:

Kitapkurtları;

Farklı İklimlerden;